• BIST 94.128
  • Altın 208,522
  • Dolar 5,3119
  • Euro 6,0666
  • Ankara 16 °C
  • İstanbul 16 °C
  • İzmir 21 °C
  • Konya 17 °C

Uzmanlık, Etik, Innere Führung - 2

Salih Cenap Baydar

Bir önceki yazımızda değişen dünya şartlarında askerliğin felsefesinin yeniden yapılması gerektiğine dikkat çekmiştik.
Çoğu işte olduğu gibi bu alanda da yapmamız gereken çalışmayı ihmal ediyoruz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal 1923'le yaptığı, daha sonra Milli Güvenlik ders kitaplarına girecek bir konuşmasında şöyle bir söz sarf etmişti: “Öğretmenlerden oluşan ikinci ordunun görevi, öldüren ve ölen birinci orduya neden öldürdüklerini ve neden öldüklerini öğretmesidir.” Yaklaşık bir asır sonra, bir çok şeyin kökten değiştiği dünyada ve ülkemizde askerimizin hangi değerler uğruna öleceğini ve öldüreceğini yeniden tanımlamamız gerekiyor. Tabi bir yandan da bu tanımı kimin yapacağını, gereken toplumsal mutabakatın nasıl sağlanacağını enine boyuna düşünmemiz gerekiyor.
Tarihte, gayet başarılı olmuş böylesi bir yeniden tanımlamanın çok güzel bir örneği var.
İkinci dünya savaşındaki büyük ve kesin mağlubiyetinden sonra, 9 Mayıs 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti, batı ittifakına katılarak NATO’nun 15. Üyesi oldu. 101 yeni Alman askerinin Savunma Bakanı Theodor Blank’tan atama emirlerini aldığı 12 Kasım 1955’te “yeni” Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) kuruldu. Nazi rejiminin katliamları hafızalarda henüz tazeyken komşuları, hatta doğrudan Almanlar, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına endişeyle bakıyordu. Bu haklı endişeyi izale etmek için, Bundeswehr resmi olarak yeniden kurulmadan iki sene evvel, 1953’te bu yeni ordunun felsefesinin ne olacağı, yeni ordudaki askerlerin ne uğruna ölüp öldürecekleri, kime nereye kadar itaat edecekleri tartışılmaya başlamış ve etik olarak motive olan vatandaş-askerlerin hareket prensiplerini tanımlayan “Innere Führung” ifadesi ilk defa telaffuz edilmişti (Lux, 2008). 
Almanya’da kısa zaman önce tarih boyunca hatırlanacak çılgınlıklara sahne olmuş ordunun sivil yönetime tabi olmasını sağlayacak, askeri verimliliği artıracak ve ordunun toplumla entegrasyonunu geliştirecek bu düzenlemeler, II. Dünya Savaşı sonrasında ordunun demokratik sivil asker ilişkileri temelinde yeniden kurulması çabaları kapsamında, profesyonel esasa dayalı daha az gerilimli bir ordu-yurttaş ilişkisi kurmak için kurumsal ve bireysel düzeyde uygulanacak prensipleri tanımlıyordu. “Innere Führung” prensipleri sadece ordu içinde nasıl hareket edileceğini belirleyen yazılı kurallardan ibaret değildi. İlk kez, 19. Yüzyılda, Prusya ordusunu reforme etmeye çalışan Scharnhorst tarafından kullanılan “üniformalı yurttaş” kavramı üzerinden, bireysel düzeyde ordu ve toplum arasındaki bağın yeniden kurulması yanında, ordu içinde anayasal prensiplerin uygulanmasını içeriyordu ve bu kavram daha sonraları demokratik değerler ile profesyonel etiği birbirine bağlayan bir liderlik felsefesine dönüşmüştü (Akyürek, Koydemir, Atalay, & Bıçaksız, 2014). 
Lux, Innere Führung kavramını şöyle açıklar: Innere Führung, demokraside üniforma giymiş bir vatandaştan başka bir şey olmayan askerin hiçbir rejime, yöneticiye ya da ideolojiye kayıtsız şartsız bir itaat göstermemesidir (Lux, 2008). Burada, yukarıdan aşağıya dikte edilen değil, askerlerin kendi içlerinde geliştirip tüm ordu genelinde hâkim kılacakları profesyonel bir meslek etiğinden bahsediliyordu. Samuel Huntington’un “kendi etiğini üreten profesyonel ordu” tezine yaklaşan bu anlayış, tabi ki bazı tartışmaları beraberinde getirdi:  Askeriyede etik eğitimini kim verecekti? Askerler mi, din adamları mı, filozoflar mı? Etik eğitimleri hangi prensipler çerçevesinde verilecekti? Etik eğitimi kursları neleri içerecekti?
Çok ilginç şekilde, “Das Zentrum Innere Führung (ZInFü)” tarafından verilen etik eğitimlerinde ve halkının yüzde seksen beşi Lutheran olan Norveç ordusunda yapılan etik eğitimlerinde vaizler, yani din adamları çok önemli, çok merkezi bir rol oynadılar (Robinson, 2007). Bu kurumun web sitesinde bugün hala kilisenin, rahip ve rahibelerin ağırlığı görülebiliyor.
Peki, bizde bu ağır görevi yürütebilecek nitelikte, donanımlı, toplumun da saygısını kazanabilecek düşünürler, din adamları, akademisyenler var mı? Bence var. Asıl eksik olan bu alanda oluşan dehşet verici boşluğu fark edip o boşluğu doldurma yönünde bir gayret gösterme iradesi. O irade oluştuktan sonra liyakat ve ehliyet esaslarına göre o kişileri arayıp bulabilirsek ve onlara gerçekten hür bir düşünce zemini, rahat bir hareket alanı temin edersek yol alabiliriz. Eğer bunları yapamazsak, hatta yapmakta geç kalırsak, sopayı, gücü ele geçirenin diğerlerine zulmettiği, orman kanunlarının hüküm sürdüğü iptidai bir topluluk olarak daha çok acı faturalar öderiz diye düşünüyorum.
 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Gazete İlk Sayfa | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (312) 311 53 73