Yusuf Akoğul

Yusuf Akoğul

Avrupa’da Birlik Düşüncesinin Doğuşu

Avrupa’da Birlik Düşüncesinin Doğuşu

Birleşik bir Avrupa rüyası neredeyse Avrupa’nın kendisi kadar eskidir. 9. yüzyılın başında, Karolenj İmparatorluğu Batı Avrupa’nın büyük kısmını kaplıyordu. 1800’lerin başında Fransız İmparatoru Napoleon Bonaparte Avrupa kıtasını kuşattı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Hitler Almanya’sının Avrupa’yı Nazi egemenliği altında birleştirmekte başarılı olmasına az kalmıştı. Nihayetinde bütün bu girişimler başarısız oldu çünkü hepsi diğer milletler arasındaki işbirliğini arttırmaktan çok onlara zorla boyun eğdirmeyi amaçlamıştı.

Avrupa’nın birleştirilmesi isteniyorsa bunun yolu Avrupa’yı ortak siyasi ve ekonomik çıkarları esas alarak, ortak değerleri gözeterek inşa etmekten geçiyordu. Bu ise ancak barış ve istikrarın hüküm sürdüğü bir kıtada mümkün olabilirdi. Bu doğrultuda, Avrupa’yı bir kez daha enkaz haline getiren İkinci Dünya Savaşı’ndan alınan derslerle kıta çapında nasıl bir modelin savaşları engelleyebileceği düşünüldü. En sonunda Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) açtığı yolda, AB gibi bir “uluslarüstü sistem” üzerinde anlaşmaya varılabilmiştir.

Tarihte Birleşik Avrupa Rüyası

Avrupa Birliği düşüncesi, Avrupalı olma bilinci o çağda henüz oturmamış olsa da 9. yüzyılın başında Karolenj İmparatoru olan Büyük Karl’a kadar uzanır. Avrupa (Europe) teriminin de Anadolu’da yaşayan Fenikelilerin adlandırdığı şekliyle antik metinlerde rastlanan ve güneşin battığı yeri, Batı’yı gösteren “Ereb” sözcüğünden geldiği konusunda yaygın bir kanı vardır.

Avrupa savunmasına yönelik ilk girişimler güvenlik kaygısıyla, Avrupa topraklarında federal bir birliğin oluşturulması bilincinin doğduğu Orta Çağ’da başladı. Bu dönemde toplu bir örgütlenme sağlamak amacıyla, toplumun güvenliği için temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması yoluna gidildi.

Orta Çağ’da ve Yeni Çağ’ın başlangıcında ilk olarak Dante Alighieri, ardından Pierre Dubois, George Podiebrad ve Duke of Sully’nin- Maximilien de Bethune- “birleşik Avrupa” konusundaki önerileri hepsi tarafından farklı hedefler konulmasına rağmen Hıristiyan Avrupa’nın birlik anlayışının geliştirilmesine öncülük etti.

O zamana kadarki en geniş Avrupa Savaşı olan Otuz Yıl savaşlarını sona erdiren Vestfalya Antlaşması, Avrupa devletleri arasında birlik oluşturulması düşüncelerine yön veren bir etken oldu. Vestfalya Barışı’ndan Fransız Devrimi’ne kadarki dönemde William Penn, Saint Pierre, Jean Jacques Rousseau ve Immanuel Kant tarafından, ortak paydası “Avrupa’da kalıcı barışın sağlanması” ve “Avrupa Devletleri Federasyonu” olan çeşitli düşünceler ortaya atıldı.

Avrupa tarihinde Otuz Yıl savaşlarından sonra en göze çarpan olay olan Fransız Devrimi, Avrupa’daki devlet ve toplum yapısını kökten değiştirdi. 1800’lü yılların başında Fransız Devrimi’nin etkisiyle, Napoleon Bonaparte kendisini Avrupa uygarlığının koruyucusu ve savunucusu olarak görmeye başladı. İmparatorluğunun yükselişe geçmesi, Napoleon’un tüm Avrupa kıtasına hükmeden bir güç olma isteğini de beraberinde getirdi. Ona göre Hıristiyan dininin pek bir önemi yoktu ve yeni Avrupa dünyevi esaslar üzerine inşa edilmeliydi.

Fransız Devrimi’nin siyasi ve ideolojik etkileri Napoleon’un yayılmacı siyasetiyle birleşince eşitliği esas alan genel ve zorunlu askerlik ortaya çıktı. Halk ordularının kurulması anlamına gelen bu uygulama, en sonunda Avrupa’da seçkin askerlerle halk ordularını karşı karşıya getiren hükümet savaşlarının yaşanmasına neden oldu. Ayrıca savaş kişisel hedeflerin kabul ettirilmesi için yasal bir araç olarak görüldü ve devrimin devamı şeklinde, düşman olarak görülen komşu monarşik devletlere taşındı. Askeri şiddetin yasal olarak görülmesi ulusal bağımsızlık ve demokratik kurtuluş savaşlarını da meşru hale getirdi. Böylece, Avrupa ulusal devlet oluşum süreci hızlanırken bir ideolojiye dönüşen ulusal devlet düşüncesi de Avrupa’da büyük yıkımların yaşanacağı savaşlara neden oldu.

Sonuçta Napoleon Savaşlarını izleyen yıllarda Avrupa’da siyasi bir birlik gerçekleşmezken yaşananlar tam tersine milliyetçilik duygularını ateşledi. Napoleon Savaşlarından sonra, Avrupa’nın yeni düzenini görüşmek üzere düzenlenen Viyana Kongresi kalıcı barışı sağlamak için Avrupa devletleri arasında bir güç dengesinin kurulmasını öngörüyordu. Ancak Viyana Kongresi de Avrupa’nın geleceği ve Avrupa’da birliğin sağlanmasına yönelik beklentileri karşılayamadı.

Avrupa bütünleşme sürecinde ilk somut adımlar, Birinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu büyük yıkımlardan sonra atıldı. İlk olarak 1922’de Kont Richard Nikolaus Coudenhove-Kalergi, Pan Avrupa Hareketini başlatarak Pan Avrupa Birliği’nin kurulmasını önerdi. Ertesi yıl “Pan Avrupa (Pan-Europe)” adında bir kitap yayınladı. Fransa, Belçika ve Almanya arasında sınırların karşılıklı olarak tanınmasını ve statükonun korunmasını öngören Ekim 1925 tarihli Locarno Antlaşmaları, Kalergi’nin umutlarını arttırarak Pan Avrupa Hareketi’ne canlılık kazandırdı ve bu kavramı daha tanınır hale getirdi. Esasen Aristide Briand (Fransa) ve Gustav Stresemann (Almanya) adlı devlet adamlarının çalışması olan Locarno Antlaşmaları, Fransız-Alman itilaf politikasının ve ikili ilişkilerde yumuşamanın bir işareti olarak görülüyordu.

İlk Pan Avrupa Kongresi 1926’da, 24 ülkeden gelen 2.000’den fazla katılımcıyla Avusturya’daki Viyana Sarayı’nda yapıldı. Bu kongreyi Berlin (1931), Basel (1932) ve yine Viyana’da (1935) yapılan Pan Avrupa kongreleri izlediyse de kongrelere katılım giderek azaldı. Mart 1938’de, Alman Ordusu’nun Avusturya’ya girip Pan Avrupa merkez bürosunu kapatmasıyla Kont Kalergi önderliğindeki bu hareket sona erdi. Kalergi model olarak Portekiz’den Polonya’ya kadar tek bir gümrük ve para bölgesine, ortak askere, ortak yönetime ve federal mahkemeye sahip bir “Avrupa Birleşik Devletleri” öngörüyordu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR