İslam'da ahlaki değerler ve ölüm
Toplumsal huzuru tehdit eden kıskançlık ile gıybet gibi olumsuz tutumlardan uzak durulması gerekir.
Şule Erciyas’ın yazısında, insanoğlunun kalp dünyasını zedeleyen haset duygusunun toplumsal dayanışmayı çökerttiği ifade edildi. İbadet bilinci ve güzel ahlakın korunması adına gıybet, yalan ve kırıcı söylemlerden kaçınılması gerektiği bildirilirken, dünya hayatının geçiciliği ile ölüm hakikatinin bireylere yüklediği sorumluluklar hatırlatıldı.
KISKANÇLIK KALBİ KARARTAN BİR HASTALIK
İnsan, bazen sahip olduklarının kıymetini bilmek yerine başkasının sahip olduklarına göz diker. Bir başkasının mutluluğu, başarısı, huzuru ya da kazancı kendi içinde bir huzursuzluğa dönüşür. İşte bu duygu, ölçüsünü kaybettiğinde kıskançlık olur. Kıskançlık, insanın önce gönlünü yorar, sonra ilişkilerini zedeler, nihayetinde de kardeşlik ve dostluk bağlarını zayıflatır. Dinimiz İslam, insanın kalp dünyasına büyük önem verir. Çünkü kalpte büyüyen bir duygu, zamanla davranışlara ve sözlere yansır. Haset de bu duygulardan biridir. Haset, bir başkasının sahip olduğu nimetin elinden gitmesini istemektir. Oysa Allah Teâlâ, kullarına nimetlerini farklı şekillerde ve farklı ölçülerde ihsan etmiştir. Kimi zenginlikle, kimi sağlıkla, kimi ilimle, kimi de güzel ahlakla imtihan edilir. Her insanın imtihanı kendine özeldir. Yüce Rabbimiz Kuran’ı Kerim'de şöyle buyurur, Yoksa onlar, Allah'ın lütfünden verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar. (Nisâ Suresi, 54. ayet) Bu ayet, başkasına verilen nimeti kıskanmanın aslında Allah'ın takdirine karşı duyulan bir hoşnutsuzluğa dönüşebileceğini hatırlatır. Çünkü mümin bilir ki rızkı veren Allah'tır; nimetlerin dağılımı da O'nun hikmeti dâhilindedir. Başkasının nimeti bizim rızkımızı eksiltmez. Bir insanın yükselmesi, bizim değerimizi düşürmez. Bir başkasının mutluluğu, bizim mutsuz olmamızı gerektirmez. Ne yazık ki kıskançlık, bazen en yakın ilişkilerimize kadar sızar. Kardeş kardeşi, komşu komşuyu, arkadaş arkadaşını kıskanabilir. Birinin başarısını küçümsemek, sevincine ortak olmamak, arkasından konuşmak veya sahip olduğu nimetin kaybolmasını dilemek, kalpteki hasedin dışa vurumlarıdır. Oysa Müslüman, kardeşi için kendisi adına istediği iyiliği istemelidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 7 Müslim, Îmân, 71-72) Öncelikle şükretmeyi öğrenmeliyiz. Sahip olmadıklarımıza odaklanırken elimizdekileri unutmamalıyız. Başkalarının hayatına bakıp kendi hayatımızı değersiz görmemeliyiz. Unutmayalım ki her nimetin bir sorumluluğu, her imtihanın bir hikmeti vardır. İkinci olarak, başkasının başarısını kendi başarısızlığımız gibi görmemeliyiz. Bir insanın güzel bir işe imza atması, ilim öğrenmesi, helal kazanç elde etmesi veya toplumda takdir görmesi bizi rahatsız etmemelidir. Aksine, onun için hayır dua etmeli; kendimiz için de Allah'tan hayırlısını istemeliyiz.
DİL BELASI BİR SÖZ İLE YIKILAN GÖNÜLLER
İnsan, bazen bir sözle gönül kazanır, bazen de bir sözle yıllarca kapanmayacak yaralar açar. Dil küçücük bir organ olsa da insanın hem dünyasını hem de ahiretini etkileyebilecek kadar büyük bir güce sahiptir. Söylenen bir söz unutulmuş gibi görünse de muhatabının kalbinde iz bırakabilir. Bu nedenle dil, doğru kullanıldığında iyiliğe vesile, yanlış kullanıldığında ise büyük bir vebal sebebidir. Dinimiz İslam, insanın yalnızca davranışlarını değil, sözlerini de sorumluluk alanı içerisinde değerlendirir. Çünkü ağızdan çıkan her söz, insanın ahlakını ve gönül dünyasını yansıtır. Yalan, gıybet, iftira, dedikodu, hakaret ve kırıcı ifadeler, dilin afetleri arasında yer alır. Nice dostluklar bir sözle bozulmuş, nice aileler bir dedikoduyla birbirine düşmüş, nice gönüller düşünmeden söylenen ifadeler yüzünden incinmiştir. Yüce Rabbimiz Kuran’ı Kerim'de şöyle buyurur, İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın. (Kâf Suresi, 18. ayet) Bu ayet, konuşmalarımızın sorumluluğunu hatırlatmaktadır. İnsan, söylediği sözlerin bir gün hesabını vereceğini unutmamalıdır. Bazen öfkeyle söylenen bir cümle, bazen bir başkasının arkasından konuşmak, bazen de doğruluğu araştırılmadan yayılan bir haber, kul hakkına girilmesine sebep olabilir. Gıybet, bir insanın arkasından, duyduğunda hoşlanmayacağı bir şeyi söylemektir. Söylenen şey doğru olsa bile bu davranış gıybettir. Eğer söylenenler gerçek değilse o zaman iftira söz konusu olur. Ne yazık ki bazı insanlar, başkalarının kusurlarını anlatmayı sıradan bir sohbet, dedikodu yapmayı da bir eğlence olarak görmektedir. Oysa dinimiz, insanların onurunu ve haysiyetini korumaya büyük önem verir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), gıybetin ne kadar çirkin bir davranış olduğunu ashabına açıklamış ve onun, kişinin kardeşini hoşlanmadığı bir şekilde anması olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Birr, 70) Kuran’ı Kerim'de ise gıybetten sakındırılırken şöyle buyrulur, Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı, (Hucurât Suresi, 12. ayet)
DİLİMİZİ NASIL KORUYABİLİRİZ
İnsan, dünyaya geldiğinde konuşmayı bilmez, zamanla kelimeleri öğrenir, cümleler kurar ve düşüncelerini diliyle ifade eder. Ancak dilini doğru kullanmayı öğrenmek, yalnızca konuşmayı öğrenmekten çok daha fazlasıdır. Çünkü dil, insanın karakterini ortaya koyan, gönüller arasında köprüler kuran ve bazen de telafisi zor yaralar açan önemli bir emanettir. Nice insanlar vardır ki güzel sözleriyle gönüllere taht kurar. Nice insanlar da vardır ki düşünmeden söyledikleri sözlerle dostlarını kaybeder, aile bağlarını zedeler ve insanların kalbini kırar. Bir söz bazen bir insanın umudunu yeşertir, bazen de yıllarca unutamayacağı bir acıya dönüşür. Bu nedenle dilimizi korumak, yalnızca konuşmalarımıza dikkat etmek değil, aynı zamanda ahlakımızı ve imanımızı güzelleştirmek demektir. Yüce Rabbimiz Kuran’ı Kerim'de şöyle buyurur, Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. (İsrâ Suresi, 53. ayet) Bu ilahi emir, Müslüman’ın söz ahlakı için önemli bir ölçüdür. Rabbimiz bizden yalnızca doğru konuşmamızı değil, sözümüzü güzel seçmemizi de istemektedir. Çünkü doğru bir söz bile kırıcı bir üslupla söylendiğinde gönül incitebilir. Oysa güzel söz, insanın kalbine huzur verir, kırgınlıkları azaltır ve insanlar arasındaki muhabbeti artırır. Dilimizi korumanın ilk yolu, söyleyeceğimiz sözü tartmaktır. İnsan bazen öfkesine yenilir, bazen heyecanla düşünmeden konuşur, bazen de karşısındakini inciteceğini bile bile sözünü esirgemez. Oysa ağızdan çıkan söz, geri alınsa bile bıraktığı izi her zaman silmez. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur, Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun. (Buhârî, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 74) Bu hadis, konuşma hayatımızın temel ölçülerinden biri olmalıdır. Bir söz söylemeden önce kendimize şu soruları soralım: Söyleyeceğim söz doğru mu? Bir fayda sağlayacak mı? Bir gönlü kıracak mı, Eğer sözümüz hayra vesile olmayacaksa susmayı tercih etmek, çoğu zaman en güzel davranıştır. Günümüzde insanların en çok düştüğü dil hatalarından biri, başkalarının arkasından konuşmaktır. Bazen bir sohbet sırasında, bazen bir telefon görüşmesinde, bazen de sosyal medyada insanların kusurları gündeme getirilir. Bir kişinin özel hayatı konuşulur, hataları büyütülür, eksikleri başkalarına anlatılır.
HAKİKAT VE ÖLÜM
Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. (Ankebût Suresi, 57. ayet) İnsan, dünyaya gözlerini açtığı günden itibaren bir yolculuğun içerisindedir. Kimi zaman sevinçlerle, kimi zaman hüzünlerle, kimi zaman da umutlarla geçen bu yolculuk, bir gün mutlaka sona erecektir. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar zenginlik biriktirirse biriktirsin, ne kadar makam ve mevki sahibi olursa olsun ölüm gerçeğinin önüne geçemez. Çünkü ölüm, hayatın değişmez hakikatidir. Ne var ki insan, çoğu zaman değişmeyecek olan bu gerçeği unutup sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Dünyanın telaşına kapılır, malın mülkün peşinde koşar, makamı ve şöhreti hayatının merkezine yerleştirir. Bazen biriktirdiklerini kaybetmemek için ömrünü tüketir, bazen de geçici dünyanın nimetleri uğruna kalıcı değerlerinden uzaklaşır. Oysa ölüm, bütün hesapların yeniden gözden geçirileceği, insanın dünyada neye değer verdiğinin anlaşılacağı büyük bir hakikattir. İslam inancına göre ölüm, insanın tamamen yok olması değil, dünya hayatından ahiret hayatına geçişidir. Dünya, insan için bir imtihan yeri, ahiret ise bu imtihanın karşılığının görüleceği yurttur. Bu nedenle ölüm düşüncesi, mümin için yalnızca bir ayrılık ve hüzün sebebi değil, aynı zamanda hayatını sorgulamasına vesile olan önemli bir hatırlatmadır. Yüce Allah, Kuran’ı Kerim'de şöyle buyurur, O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. (Mülk Suresi, 2. ayet) Bu ayet, hayatın asıl meselesinin ne kadar yaşadığımızdan çok, nasıl yaşadığımız olduğunu göstermektedir. İnsan uzun bir ömür sürebilir; ancak bu ömrü iyilikten, merhametten, adaletten ve kulluk bilincinden uzak geçirirse elindeki en kıymetli nimeti gerektiği gibi değerlendirememiş olur. Kısa bir ömür ise güzel amellerle, samimi bir imanla ve insanlara fayda sağlayan davranışlarla anlam kazanabilir. Öyleyse kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir gün bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızda nasıl bir iz bırakacağız? İnsanların gönlünde güzel hatıralar mı, yoksa kırgınlıklar ve pişmanlıklar mı bırakacağız? Hakikat, yalnızca doğruyu bilmek değil, bildiğimiz doğrunun gereğini de yerine getirmektir. Ölümün varlığına inanıp hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, ahiretin hesabını kabul edip kul hakkını önemsememek, Allah'ın huzurunda duracağını bilip insanlara zulmetmek büyük bir çelişkidir. Dünyanın geçici olduğunu anlamak, dünyadan el etek çekmek anlamına gelmez. Müslüman elbette çalışmalı, üretmeli, ailesinin geçimini sağlamalı, ilim öğrenmeli ve topluma faydalı olmalıdır. Ancak bütün bunları yaparken dünya nimetlerini hayatın tek amacı hâline getirmemelidir. Malı amaç değil, hayra vesile kılmalı, makamı üstünlük aracı değil, hizmet sorumluluğu olarak görmelidir. Çünkü insanın yanında götüreceği şey, dünyada sahip olduğu eşyalar değil, yaptığı amellerdir. Nice insanlar vardır ki büyük servetler biriktirmiş, fakat geride bıraktığı malın başında kendisi bulunamamıştır. Nice insanlar da vardır ki dünyada sade bir hayat sürmüş, ancak güzel ahlakı ve iyilikleriyle insanların gönlünde yaşamaya devam etmiştir.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.