Kalbi güzelleştiren dört değer
İnsan hayatının manevi yönüne ışık tutan yazıda merhametin insan ilişkilerindeki yeri, karşılık beklemeden yapılan yardımların değeri, helal kazanç ve şükrün berekete etkisi ile nefsin arzularına karşı verilen mücadele ele alınıyor.
İnsanın hem kendisiyle hem çevresiyle kurduğu ilişkileri şekillendiren en önemli ahlaki değerlerden biri merhamet olarak öne çıkıyor. Merhamet yalnızca bir başkasının yaşadığı sıkıntıya üzülmekten ibaret görülmezken, ihtiyaç sahibinin yanında olmak, gönül almak, yük paylaşmak ve iyiliği çoğaltmak şeklinde hayatın farklı alanlarında karşılık buluyor.
Aileden başlayarak topluma yayılan merhamet anlayışının yaşlılara, çocuklara, yetimlere, hastalara, komşulara ve ihtiyaç sahiplerine gösterilen ilgiyi kapsadığı belirtiliyor. İnsanların aynı ortamı paylaşmalarına rağmen birbirlerinin sıkıntılarından habersiz kalabildiği günümüzde, yakınların hâlini sormanın ve gönül kırmamaya özen göstermenin önemine dikkat çekiliyor.
MERHAMET KALBİN SÜSÜDÜR
İnsanı insan yapan en güzel duygulardan biri merhamettir. Merhamet, yalnızca acımak değil, bir başkasının derdini kendi derdi gibi hissedebilmek, onun yükünü hafifletmek ve elinden geldiğince iyiliğe vesile olmaktır. Kalbi merhametten uzaklaşan insan, sahip olduğu imkânlar ne kadar büyük olursa olsun ruhen fakirleşir. Çünkü merhamet, kalbin süsü, iyilik ise onun meyvesidir. Yüce Allah, kullarına karşı merhametli olmayı emretmiş ve merhameti hayatımızın merkezine yerleştirmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de merhametin müminin hayatındaki önemini şu sözleriyle ifade etmiştir, Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Bu hadis, bize çok önemli bir hakikati hatırlatır: Başkalarına karşı merhametli davranmak, Allah’ın rahmetine ulaşmanın da yollarından biridir. Merhamet, sadece büyük davranışlarda aranmaz. Bazen yaşlı bir insanın elinden tutmak, bazen yetimin başını okşamak, bazen bir hastayı ziyaret etmek, bazen de gönlü kırılmış bir insanı dinlemek merhamettir. Hatta susuz kalmış bir hayvana bir kap su vermek bile merhametin en güzel örneklerinden biridir. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatı merhametin eşsiz örnekleriyle doludur. O, çocuklara sevgiyle yaklaşmış, yaşlılara hürmet etmiş, yoksulları gözetmiş, yetimlerin hakkını korumuş, hayvanlara eziyet edilmesini dahi hoş görmemiştir. Onun merhameti yalnızca insanlarla sınırlı kalmamış, bütün canlıları kuşatmıştır. Bugün dünyamızın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de işte bu merhamettir. Savaşların, yoksulluğun, yalnızlığın ve insanların birbirine karşı duyarsızlaşmasının arttığı bir zamanda merhamet, gönüller arasında kurulacak en sağlam köprüdür. Bazen aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirinin halini sormaz hâle gelebiliyor. Aynı sofrayı paylaşanlar birbirlerinin gönüllerinden habersiz yaşayabiliyor. Oysa merhamet, önce en yakınımızdan başlamalıdır. Anne ve babamıza karşı merhametli olmak, eşimizin gönlünü gözetmek, çocuklarımızı sevgiyle yetiştirmek, komşumuzun derdiyle ilgilenmek ve ihtiyaç sahibini fark etmek hepimizin sorumluluğudur. Kuran’ı Kerim’de Rabbimiz, anne ve babaya karşı güzel davranmayı emrettikten sonra onlar için dua etmemizi öğütler, Rabbim Küçükken onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi sen de onlara merhamet et. Bu dua, merhametin aileden topluma uzanan büyük bir ahlak olduğunu gösterir.
SADAKININ SESSİZ GÜZELLİĞİ
Bazı iyilikler vardır, alkış istemez, bilinmek istemez, karşılık beklemez. Sessizce yapılır ve sessizce gönüllere dokunur. İşte sadaka, böyle bir iyiliktir. Bir el verirken diğer elin haberi olmayacak kadar samimi yapılan yardım, Allah katında büyük bir değer taşır. Sadaka denildiğinde çoğu zaman aklımıza para veya maddi yardım gelir. Oysa sadaka, sadece cebimizden çıkan bir miktar değildir. Bir gönlü sevindirmek, bir sıkıntıyı gidermek, bir yetimin başını okşamak, yaşlı bir insana yardımcı olmak, yolda insanlara zarar verecek bir şeyi kaldırmak, güzel bir söz söylemek ve hatta tebessüm etmek bile sadakanın birer örneğidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Her iyilik sadakadır. buyurarak sadakanın ne kadar geniş bir anlam taşıdığını bizlere öğretmiştir. Demek ki sadaka, sadece zenginlerin yapabileceği bir ibadet değildir. Her insanın verebileceği bir sadaka vardır. Kimi malıyla, kimi emeğiyle, kimi bilgisiyle, kimi güzel sözüyle, kimi de samimi bir tebessümüyle iyilik yapabilir. Sadakanın en güzel taraflarından biri de insanın kalbini arındırmasıdır. Dünya hayatında sahip olduklarımızın bize ait olduğunu düşünürüz. Oysa sahip olduğumuz her nimet, aslında Rabbimizin bize emanetidir. İhtiyaç sahibine uzattığımız el, elimizdekini eksiltmez, aksine gönlümüzü zenginleştirir. Kuran’ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur, Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe erişemezsiniz. Bu ayet, sadakanın sadece ihtiyaç fazlasından vermek olmadığını, insanın değer verdiği şeylerden paylaşabilmesi gerektiğini hatırlatır. Bazen bir miktar para vermek kolaydır, fakat zamanımızdan vermek, emeğimizi paylaşmak, bir başkasının derdini dinlemek daha zor olabilir. Çünkü sadaka, yalnızca maddi imkânlarımızı değil, kalbimizi de ortaya koymayı gerektirir. Bir öğrenciye sessizce ulaştırılan bir burs, bir ailenin sofrasına bırakılan erzak, kışın kapısına bırakılan bir yakacak, borçlu bir insanın borcunun hafifletilmesi, kimse görmeden ödenen bir ihtiyaç Bunların her biri belki sahibinin hayatında küçük bir dokunuş gibi görünebilir. Fakat ihtiyaç sahibi için o yardım, hiç beklemediği bir anda gelen büyük bir umut olabilir. Sadakanın güzelliği, karşılığını insanlardan beklememektir. Çünkü gerçek iyilik, insanların görmesi için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır. Nitekim Rabbimiz, infak edenlerin karşılığını kat kat vereceğini bildirir. Kuran’ı Kerim’de sadakanın ve Allah yolunda yapılan harcamanın bereketine dikkat çekilir. İnsan elinden çıkan malın azaldığını düşünebilir; fakat Allah için verilen hiçbir şey gerçekte kaybolmaz.
BEREKETİN SIRRI
Hayatta bazı şeyler vardır ki çokluğuyla değil, bereketiyle insana huzur verir. Kimi insanın kazancı azdır ama sofrasında huzur vardır. Kimi insanın vakti sınırlıdır ama birçok hayra yetişir. Kimi insanın imkânı mütevazıdır fakat elinden yaptığı iyilik hiç eksilmez. İşte bütün bunların ardında bereket vardır. Bereket, Allah’ın bir nimete hayır ve fayda vermesi, az olanı çoğaltması ve onu insan için yeterli hâle getirmesidir. Bereket sadece malda ve parada aranmaz. Sağlıkta, zamanda, ailede, evlatta, ilimde, dostlukta, sofrada ve hatta insanın ömründe bile bereket olabilir. Kuran’ı Kerim bize bereketin en önemli kaynaklarından birinin iman ve takva olduğunu bildirir. Yüce Allah şöyle buyurur, Eğer o memleketlerin halkı iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Bu ayet bize önemli bir hakikati hatırlatıyor, Bereket sadece çok çalışmakla elde edilen bir sonuç değildir. Elbette çalışmak, emek vermek ve helalinden kazanmak gerekir. Ancak bütün bunların yanında Allah’ın rızasını gözetmek, O’na güvenmek ve nimetlerin gerçek sahibini unutmamak gerekir. Bereketin ilk anahtarı helal kazançtır. Helalinden kazanılan az bir para, haram yollardan elde edilen büyük servetten daha huzurludur. Çünkü helal kazanç, insanın sofrasına sadece yiyecek değil, huzur da getirir. Haram ise dışarıdan zenginlik gibi görünse bile insanın gönlünden huzuru götürebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) alışverişte dürüstlüğün bereketle ilişkisini şöyle ifade etmiştir, Satıcı ve alıcı, birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdir. Eğer doğru söyler ve kusuru açıklarsa alışverişleri bereketlenir, yalan söyler ve kusuru gizlerlerse alışverişlerinin bereketi gider. İnsan çoğu zaman sahip olduklarının değerini kaybetmeden anlayamaz. Sağlığımız yerindeyken sağlığın, soframız kuruluyken nimetin, ailemiz yanımızdayken onların kıymetini yeterince düşünmeyebiliriz. Oysa şükür, nimetin farkına varmaktır. Rabbimiz Kuran’ı Kerim’de, Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. buyurur. Şükür sadece dilimizle Elhamdülillah demek değildir. Nimeti vereni bilmek, nimeti doğru kullanmak ve sahip olduklarımızı başkalarıyla paylaşabilmektir.
NEFSİMİZ İLE SINAVIMIZ
İnsan hayatı boyunca pek çok imtihandan geçer. Kimi zaman yoklukla, kimi zaman varlıkla; kimi zaman hastalıkla, kimi zaman sağlıkla, kimi zaman yalnızlıkla, kimi zaman kalabalıklarla sınanırız. Fakat bütün bu imtihanların arasında öyle bir sınav vardır ki insan ondan hiçbir zaman uzaklaşamaz: Nefis, insanın içinde bulunan ve onu arzu ettiği şeylere yönelten bir yöneliştir. Yeme, içme, öfkelenme, sahip olma, beğenilme, üstün gelme ve dünyaya bağlanma gibi duygular insanın fıtratında vardır. Mesele bu duyguların varlığı değil, onların bizi yönetmesine izin verip vermediğimizdir. Çünkü nefis başıboş bırakıldığında insanı bencilliğe, hırsa, kibire ve ölçüsüz arzulara sürükleyebilir. Fakat terbiye edildiğinde insanın olgunlaşmasına, sabrına, iradesine ve güzel ahlakına vesile olabilir. Kuran’ı Kerim’de Hz. Yusuf’un dilinden şöyle buyrulur, Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettikleri hariç, kötülüğü çokça emreder. Bu ayet, insanın kendi iç dünyasına karşı da dikkatli olması gerektiğini hatırlatır. Bazen en büyük mücadelemiz dışarıdaki insanlarla değil, kendi içimizdedir. Bir başkasının hatasını görmek kolaydır, Kendi hatamızı kabul etmek zordur, Bir başkasının öfkesini eleştirmek kolaydır, Kendi öfkemizi kontrol etmek zordur, Başkalarının israfını görmek kolaydır, Günümüzde insan, Canım ne istiyorsa onu yaparım. anlayışına kolayca kapılabiliyor. Oysa insanın her istediği şey onun için hayırlı olmayabilir. Nefisle mücadele, insanın dünyadan tamamen elini çekmesi veya bütün meşru isteklerini terk etmesi demek değildir. Asıl mesele, nimetlerin insanı yönetmesine izin vermemektir.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.