Dua, zaman, niyet ve merhamet ekseninde kulluk bilinci
Kaleme alınan metinlerde dua ile Allah’a yakınlaşma, zamanın emanet oluşu, niyetin amellere kazandırdığı anlam ve merhametin imandaki yeri ele alındı; kulluk bilincinin temel unsurları bütüncül bir bakışla aktarıldı.
İslam düşüncesinin temel kavramları arasında yer alan dua, zaman ahlakı, niyet ve merhamet, hazırlanan kapsamlı metinlerde derinlikli bir yaklaşımla işlendi. Metinlerde, insanın acziyetini hatırladığı anlarda duanın Allah ile kurulan en samimi bağ olduğu vurgulanırken, duanın yalnızca talep değil, bir yöneliş ve teslimiyet hâli olduğuna dikkat çekildi. Zamanın geri döndürülemez bir emanet olduğu hatırlatılarak, Müslümanın her anını sorumluluk bilinciyle değerlendirmesi gerektiği ifade edildi. Amellerin değerinin niyetle ölçüldüğü belirtilen anlatımlarda, kalpte taşınan niyetin sıradan davranışları ibadete dönüştürebildiği aktarıldı. Merhametin ise imanın dışa yansıyan en güçlü göstergesi olduğuna yer verilen metinlerde, insanın yalnızca kendisine değil, tüm canlılara karşı sorumluluk taşıdığı anlatıldı. Metinlerin tamamında, kulluk bilincinin sözden çok hâl ve davranışlarla anlam kazandığı ortak bir çerçevede ele alındı.
DUA KULUN RABBİNE EN YAKIN OLDUĞU AN
İnsan hayatı, çoğu zaman farkında olmadan acziyetini unuttuğu bir koşuşturma içinde geçer. Güçlü olduğunu zanneder, her şeyi planladığını düşünür. Ta ki işler yolunda gitmeyene kadar. İşte tam o anda insan, gerçeği hatırlar: Kul olduğunu. Dua, bu hatırlayışın en samimi ifadesidir. Dua, sadece istemek değildir. Dua; kulun Rabbine yönelmesi, O’na sığınması, derdini ve sevincini yalnızca O’na açmasıdır. İnsan dua ettiğinde, araya hiçbir vasıta koymadan Allah ile bağ kurar. Bu yüzden dua, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. Kalpten gelen bir dua, bazen uzun ibadetlerden daha derin bir anlam taşır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), duayı ibadetin özü olarak tanımlamıştır. Çünkü dua, imanın canlı olduğunun göstergesidir. Allah’a inanan insan, O’ndan ister, O’na güvenir. Duasız bir hayat, bağlantısı zayıflamış bir iman gibidir. Dil suskun olsa bile kalbin Allah’a yönelmesi, duanın ta kendisidir. Çoğu zaman dualarımızın hemen kabul edilmesini bekleriz. Oysa Allah, kulunun duasını en hayırlı şekilde karşılıklandırır. Bazen istediğimizi verir, bazen daha hayırlısını nasip eder, bazen de bizi bir beladan korur. Kabul olmadığını sandığımız dualar bile aslında ilahi bir rahmetin parçasıdır. Çünkü Allah kulunu boş çevirmez, sadece zamanı ve şekli belirler. Dua, yalnızca zor zamanlara ait değildir. Sevinçte de, bollukta da, huzurda da yapılmalıdır. Çünkü dua, bir ihtiyaç listesi değil, bir kulluk bilincidir. Sürekli dua eden bir kalp, Allah ile bağını diri tutar ve hayata daha sağlam bir yerden bakar.
ZAMAN AHLAKI MÜSLÜMANIN SORUMLULUĞU
Zaman, insanın sahip olduğunu sandığı ama aslında emanet olarak verilen en kıymetli hazinedir. Geri alınamayan, depolanamayan ve telafisi olmayan bu nimet, Kuran’da ve hadislerde sıkça hatırlatılır. Asr Suresi, insanın hüsranda olduğunu bildirerek söze başlar, bu, zamanın boşa harcanmasının ne denli büyük bir kayıp olduğunu açıkça gösterir. Müslüman için zaman sadece saatlerin ilerleyişi değildir, her an, Allah’a yakınlaşma ya da uzaklaşma ihtimali taşır. Bu yüzden zaman ahlakı, bir disiplin meselesinden öte, imanla doğrudan bağlantılı bir sorumluluktur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kıyamet günü kulun ömrünü nerede tükettiğinin sorulacağını bildirerek, vaktin hesabının mutlaka verileceğini haber vermiştir. Günümüz dünyasında zaman, çoğu insan için hızla tüketilen bir nesne hâline gelmiştir. Saatler ekranlar arasında kaybolmakta, günler fark edilmeden tükenmektedir. Oysa Müslüman, vaktini bilinçle kullanmakla yükümlüdür. İbadetlerini vaktinde eda etmek, işini hakkıyla yapmak, ailesine zaman ayırmak ve kendini ilimle geliştirmek, hepsi zaman ahlakının parçalarıdır. Zaman ahlakı, meşgul olmak ile verimli olmak arasındaki farkı bilmeyi gerektirir. Sürekli bir koşuşturma içinde olmak, zamanın doğru kullanıldığı anlamına gelmez. Asıl olan, her işe niyetle başlamak ve zamanı hayırlı amaçlara yönlendirmektir. Niyetle yapılan sıradan bir iş ibadete dönüşebilirken, niyetsiz geçirilen uzun saatler büyük bir israfa dönüşebilir.
KALBİN SESSİZ İBADETİ NİYET
İnsan, hayatı boyunca sayısız davranışta bulunur, konuşur, çalışır, mücadele eder, ibadet eder. Ancak bütün bu fiillere değer kazandıran asıl unsur, çoğu zaman gözle görülmeyen bir gerçektir: niyet. Niyet, kalbin yönelişidir, kulun yaptığı işi kimin için ve ne amaçla yaptığını belirleyen sessiz ama etkili bir tercihtir. İslam’da amellerin değeri, niyetle ölçülür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ameller niyetlere göredir buyurarak bu hakikati açıkça ortaya koymuştur. Aynı işi yapan iki insan, niyetleri farklı olduğu için bambaşka karşılıklar alabilir. Görünüşte sıradan bir davranış, samimi bir niyetle ibadete dönüşebilirken; gösteriş için yapılan bir ibadet, manevi değerini yitirebilir. Niyet, dil ile ifade edilmek zorunda değildir; kalpte taşınması yeterlidir. Hatta çoğu zaman en sahih niyetler, kimsenin bilmediği, sadece Allah’ın şahit olduğu niyetlerdir. Bir anne, çocuğuna sabırla baktığında; bir çalışan, işini dürüstçe yaptığında; bir insan, bir başkasına karşılık beklemeden iyilikte bulunduğunda, niyet devreye girer ve yapılan işi anlamlı kılar. Günlük hayatın koşturmacası içinde niyet çoğu zaman ihmal edilir. Oysa Müslüman, her işe başlarken niyetini tazelemekle sorumludur. Çünkü niyet, kalbi arındırır, davranışlara istikamet kazandırır. Niyetsiz yapılan işler insanı yorar; niyetle yapılan işler ise bereketlenir.
MERHAMET İMANIN AYNASI
İman, yalnızca kalpte taşınan bir inanç değil, davranışlarla ortaya çıkan canlı bir hakikattir. Bir insanın imanının gücü, sözlerinden çok hâl ve tavırlarında kendini gösterir. İşte merhamet, imanın bu görünür hâle geldiği en berrak aynadır. Kalpte yer eden iman, merhametle dışa yansır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Merhamet etmeyene merhamet edilmez buyurarak, imanın merhametle olan kopmaz bağını vurgulamıştır. Mümin, yalnızca kendisine değil, çevresindeki insanlara, canlılara ve hatta tüm varlığa karşı sorumluluk hisseden kişidir. Merhamet, müminin ayırt edici vasfıdır. Merhamet, güçlüye karşı adaletli, zayıfa karşı şefkatli olmayı gerektirir. Bir yetimin başını okşamak, yaşlıya sabır göstermek, düşene el uzatmak, bunların her biri imanın sessiz ama güçlü tezahürleridir. Hatta bir hayvana zarar vermemek, susuz bir canlıya su vermek bile Allah katında büyük karşılık bulur. Çünkü merhamet, sadece insana değil, yaratılmış her şeye yöneliktir. Günümüz dünyasında sertlik, öfke ve bencillik giderek normalleşirken merhamet zayıflık gibi algılanabilmektedir. Oysa merhamet, zayıflık değil imanın verdiği bir güçtür. Kalbi merhametle dolu olan insan, haksızlığa karşı durur ama zulme dönüşmez. İntikamı değil, ıslahı hedefler. Merhamet aynı zamanda kişinin kendisine karşı da sorumluluğudur. İnsan, nefsine zulmetmemeli, kalbini kin ve nefretle doldurmamalıdır. Affetmeyi bilen, kalbini hafifleten bir erdeme ulaşır. Çünkü affetmek, merhametin en olgun hâllerinden biridir.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.