İslam, bilim ve ahlak ekseninde yeniden değerlendiriliyor

İslam, bilim ve ahlak ekseninde yeniden değerlendiriliyor

İslam ile bilimin ilişkisi, modern dünyada Müslüman kimliğinin konumu, ibadetlerin toplumsal etkisi ve Hz. Muhammed’in örnekliği üzerine yapılan değerlendirmelerde dinin akıl, sorumluluk ve ahlakla birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı.

İslam düşüncesinde iman ile akıl arasında karşıtlık bulunmadığı ifade ediliyor. Kuran-ı Kerim’de yer alan ayetlerde insanın düşünmeye ve araştırmaya yönlendirildiği belirtiliyor. Göklerin ve yerin yaratılışına dikkat çeken ifadelerin, inancın bilinçle güçlenmesine işaret ettiği aktarılıyor. Bilimsel çalışmaların, ilahi düzenin işleyişini anlamaya yönelik çaba olarak değerlendirildiği kaydediliyor. Tarihte Müslüman âlimlerin ilmi faaliyetleri ibadet bilinciyle yürüttüğü, İbn Sina ve El-Biruni gibi isimlerin çalışmalarının bu anlayışın örneği olduğu ifade ediliyor.

İSLAM VE BİLİM İLİŞKİSİ

İslam ve bilim konuşulurken çoğu zaman sanki iki farklı cepheden söz ediliyormuş gibi bir hava oluşur. Oysa meseleye Kuran’ın penceresinden bakıldığında bu ayrımın ne kadar yapay olduğu hemen fark edilir. Çünkü İslam, insanı inanmaya çağırırken aynı zamanda düşünmeye, araştırmaya ve anlamaya da davet eder. Kuran-ı Kerim’de defalarca Göklerin ve yerin yaratılışında akıl sahipleri için deliller vardır buyrulur. Bu ayet, imanı kör bir kabullenme olarak değil, tefekkürle derinleşen bir bilinç hâli olarak tanımlar. İslam’da iman, aklı dışlamaz, aksine aklı sorumluluk alanına dâhil eder. Bilim, Allah’ın yarattığı düzeni anlamaya çalışır. Fizik, kimya, biyoloji ya da astronomi… Hepsi aslında “Sünnetullah” denilen ilahi yasaların keşfinden başka bir şey değildir. Bu yüzden Müslüman âlimler için bilim yapmak, sadece bilgi üretmek değil; aynı zamanda bir ibadet şuuru taşımıştır. İbn Sina’nın hastayı tedavi ederken, Biruni’nin gökyüzünü incelerken duyduğu sorumluluk, bu bilinçten beslenir. Ne var ki zamanla din, bazı zihinlerde hayattan koparılan bir ritüeller bütününe; bilim ise anlamdan yoksun bir teknik alana indirgenmiştir. Oysa İslam, ilmi fayda üreten bilgi olarak tanımlar. Peygamber Efendimiz’in Allah’ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım duası, bilginin ahlaki bir çerçeveye oturtulması gerektiğini açıkça gösterir. Bilim bize evrenin nasıl işlediğini anlatır; din ise bu işleyişin kime ait olduğunu ve insanın bu düzen içindeki yerini hatırlatır. Bilim güç verir, din yön verir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Gücü olup yönü olmayan bir bilgi, insanlığa huzur değil, felaket getirebilir.

MODERN DÜNYADA MÜSLÜMAN KİMLİĞİ

Modern dünya hızla değişiyor. Değerler, alışkanlıklar, ölçüler Hepsi sürekli bir dönüşüm içinde. Bu hızlı akışın ortasında Müslüman bireyin en çok zorlandığı meselelerden biri de kimliğini nasıl koruyacağı sorusu oluyor. Peki, Müslüman kimliği, modern dünyada bir yük mü, yoksa güçlü bir duruş mu Müslüman kimliği, yalnızca belli zamanlarda hatırlanan ibadetlerden ibaret değildir. O, hayata bakışın adıdır. Kazanırken helali gözetmek, konuşurken adaleti elden bırakmamak, güçlüyken merhameti unutmamak Kısacası Müslüman kimliği, insanın kalabalıklar içinde bile Allah bilinciyle yaşayabilmesidir. Modern çağ, bireyi merkeze alırken sınırları belirsiz bir özgürlük anlayışı sunar. İstediğini yap der, ama sonucuna katlan kısmını çoğu zaman görmezden gelir. İslam ise özgürlüğü sorumlulukla birlikte ele alır. Müslüman için özgürlük, nefsin her istediğini yapmak değil; nefsin esiri olmamaktır. İşte bu nokta, modern anlayışla Müslüman kimliğinin en çok ayrıştığı yerdir. Bugün Müslüman, iki uç arasında sıkışma riskiyle karşı karşıyadır: Ya modernliğe uyum adına değerlerinden taviz vermek ya da dünyadan tamamen kopuk, içe kapanık bir dindarlık anlayışı Oysa Kuran’ın inşa ettiği Müslüman tipi ne savrulan ne de kaçandır. O, bulunduğu çağın farkında olan, ama çağın rüzgârına kapılmayan şahsiyetli bir duruştur. Hz. Peygamber’in (sav) hayatına baktığımızda bunu açıkça görürüz. O, yaşadığı toplumun içinde yer almış; ticaret yapmış, insanlarla ilişki kurmuş, sorunlara çözüm üretmiş; fakat hiçbir zaman ilahi ölçülerden ödün vermemiştir. Bugün Müslüman kimliği de tam olarak bunu gerektirir, Çağın içinde olmak ama çağın şekillendirdiği biri olmamak.

İSLAMDA İBADETLERİN BİREYSEL VE TOPLUMSAL ROLÜ

İbadet denildiğinde çoğu zaman akla bireyin Allah ile kurduğu özel bağ gelir. Namaz, oruç, dua Hepsi insanın iç dünyasını onaran, kalbi diri tutan eylemler olarak görülür. Oysa İslam’da ibadet, sadece bireysel arınma değil; aynı zamanda toplumu inşa eden güçlü bir ahlak okuludur. Namaz, günde beş vakit insanı durdurur. Hayatın telaşı içinde ben merkezli bir akışa kapılan insan, secdeyle yönünü düzeltir. Bu yöneliş, sadece Allah’a değil; kibirden uzaklaşmaya, ölçülü yaşamaya da çağrıdır. Namaz kılan bir insanın haksızlığa karşı daha duyarlı olması, kul hakkından sakınması tesadüf değildir. Kuran, Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar buyurur. Oruç ise nefsi terbiye ederken toplumsal vicdanı uyandırır. Açlığı sadece hissettirmez, paylaşmayı öğretir. Tokken açın hâlini anlamak, sofranın değerini fark etmek, israfı sorgulamak Ramazan’ın topluma taşıdığı ruh tam da budur. Oruç, bireysel bir ibadet olmasına rağmen, toplumda merhameti ve dayanışmayı artıran bir etki üretir. Zekât ve sadaka, ibadetin sosyal yüzünü en açık biçimde gösterir. İslam, servetin belli ellerde birikmesine razı olmaz. Verenle alan arasındaki bağı ibadet bilinciyle kurar. Böylece yardım, bir lütuf gösterisine değil, adaletin bir parçasına dönüşür. Bu anlayış, toplumsal barışın da temel taşlarından biridir. Hac ise ibadetin evrensel boyutunu temsil eder. Irkın, dilin, makamın anlamını yitirdiği o büyük buluşmada Müslüman, eşitliği fiilen yaşar. Aynı kıyafet, aynı dua, aynı yön Hac, ümmet bilincinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bugün ibadetleri sadece yapıldı mı, yapılmadı mı sorusuna indirgediğimizde, onların dönüştürücü gücünü kaçırıyoruz. Oysa ibadet, insanı daha iyi bir kul yaparken, daha adil, daha merhametli bir toplumun da yolunu açar.

HZ MUHAMMEDİN (S.A.V) ‘İN ÖRNEKLİĞİ

Hz. Muhammed’i (sav) anmak çoğu zaman belli günlere, belli cümlelere sıkışıyor. Oysa onun hayatı, sadece hatırlanacak bir geçmiş değil; yaşanacak bir ölçüdür. Kuran’ın And olsun, Allah’ın Resulü’nde sizin için güzel bir örnek vardır buyruğu, bu örnekliğin zamanla sınırlı olmadığını açıkça ortaya koyar. Peygamber Efendimiz (sav), insanüstü bir varlık olarak değil, insan olmanın hakkını vererek örnek olmuştur. Sevinmiş, üzülmüş, sabretmiş, affetmiş Ama hiçbir hâlinde adaletten, merhametten ve doğruluktan taviz vermemiştir. Onun örnekliği, kusursuzluk iddiasında değil, ahlaki tutarlılığındadır. O, güçlü olduğunda affedici olmayı seçmiş; Mekke’nin fethinde kendisine yıllarca zulmedenleri bağışlayarak intikamın değil, merhametin kazandırdığını göstermiştir. Aile içinde eşlerine karşı nazik, çocuklara karşı şefkatli, yoksullara karşı duyarlı bir hayat sürmüştür. Peygamberliği, insanlıktan uzaklaştırmamış, insanlığı en yüce seviyesine taşımıştır. Hz. Muhammed’in (sav) örnekliği, sadece ibadet hayatıyla sınırlı değildir. Ticarette dürüstlük, yönetimde adalet, komşulukta hassasiyet, sözde ve davranışta tutarlılık Bugün ahlak krizi diye adlandırdığımız pek çok sorunun cevabı, onun hayatında açıkça durmaktadır. Modern insan çoğu zaman doğruyu bilir ama yaşayamaz. Peygamber Efendimiz (sav) ise bildiğini yaşayan, yaşadığını öğreten bir rehberdir. Bu yüzden onun sünneti, geçmişe ait kültürel bir miras değil, bugünü inşa eden canlı bir yol haritasıdır. Belki de Hz. Muhammed’i (sav) gerçekten anlamak, onu sadece sevmekle değil, onun gibi adil olmaya çalışmakla, onun gibi merhametli davranmakla mümkündür. Çünkü ona duyulan sevginin en sahih göstergesi, hayatımıza yansıyan ahlaktır.

 Muhabir
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.