Kalbin zenginliği, gençlik ve sabır üzerine…

Kalbin zenginliği, gençlik ve sabır üzerine…

Gerçek zenginliğin gönül huzurunda saklı olduğunu vurgularken, dünyanın geçiciliği, gençliğin emanet olarak görülmesi ve sabrın mücadeleyle anlam kazandığına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Manevi değerler ve insan hayatına yön veren temel kavramları farklı başlıklar altında ele aldı. "Kalbin Gerçek Zenginliği", "Dünya Bir Misafirhanedir", "Gençlik En Büyük Emanettir" ve "Sabır Pasif Beklemek Değildir" başlıklarıyla hazırlanan metinde, gerçek zenginliğin maddi varlıklardan çok gönül huzuru, şükür ve kanaat duygusuyla ölçüldüğü ifade edildi. Yazıda ayrıca dünya hayatının geçici olduğu, gençlik döneminin en kıymetli emanetlerden biri olarak değerlendirilmesi gerektiği ve sabrın yalnızca beklemek değil, azimle mücadele ederek Allah'a güvenmek anlamına geldiği vurgulandı.

KALBİN GERÇEK ZENGİNLİĞİ

İnsanlık tarihi boyunca zenginlik denildiğinde akla çoğu zaman mal, mülk, makam ve servet gelmiştir. Oysa dinimiz, gerçek zenginliğin yalnızca maddi imkânlarla ölçülemeyeceğini bizlere öğretir. Nice insanlar vardır ki büyük servetlere sahip olmalarına rağmen huzurdan uzaktır. Buna karşılık, imkânları sınırlı olduğu hâlde gönlü huzurla dolu, yüzü tebessüm eden insanlar da vardır. Çünkü gerçek zenginlik, kalbin huzuru ve Allah'a olan güvenidir. Kalbi zengin olan insan, sahip olduklarının kıymetini bilir. Sürekli eksiklerine odaklanmak yerine kendisine verilen nimetler için şükreder. Sağlığını, ailesini, dostlarını, ekmeğini ve nefes almayı bile bir lütuf olarak görür. Şükür duygusu arttıkça gönlü genişler, huzuru çoğalır. Günümüz dünyasında tüketim kültürü insanı sürekli daha fazlasını istemeye yönlendiriyor. Daha büyük evler, daha yeni araçlar, daha fazla kazanç, Oysa bitmek bilmeyen istekler insanı mutlu etmek yerine çoğu zaman yorar. Kalbi dünya sevgisiyle dolan kişi, sahip oldukları arttıkça bile eksiklik hissedebilir. Buna karşılık Allah'a güvenen, kanaat sahibi olan kişi ise azla da mutlu olmayı başarır. Kalbin zenginliği, paylaşmayı da beraberinde getirir. Gerçek zengin insan, sadece kendisini düşünen değil, ihtiyaç sahiplerini gözeten, yetimin başını okşayan, komşusunun hâlini soran ve elindeki nimeti paylaşabilen kişidir. Paylaşılan her iyilik, malı eksiltmez, aksine bereketini artırır ve gönülleri birbirine yaklaştırır. Kalbi zengin olan kimse affetmeyi bilir, kibirden uzak durur ve insanlara karşı merhametli davranır. Çünkü bilir ki dünyada kalıcı olan ne servettir ne de makamdır. Kalıcı olan; güzel ahlak, samimi ibadet ve insanların gönlünde bırakılan güzel izlerdir.

DÜNYA BİR MİSAFİRHANEDİR

İnsan, dünyaya ebedî kalmak için değil, imtihan edilmek, kulluk görevini yerine getirmek ve ahiret yurduna hazırlanmak için gönderilmiştir. Bu nedenle dünya, kalıcı bir yurt değil; kısa süreli konaklanan bir misafirhane gibidir. Nasıl ki bir yolcu misafir olduğu yerde her şeyi sahiplenmez ve asıl evine dönmeyi beklerse, mümin de dünyanın geçiciliğini unutmadan yaşamalıdır. Hayatın akışı bize bu gerçeği her gün hatırlatır. Mevsimler değişir, yıllar hızla geçer, gençlik yerini yaşlılığa bırakır. Dün çocuk olanlar bugün yetişkin, bugün güçlü olanlar yarın güçsüz olabilir. Hiçbir makam, hiçbir servet ve hiçbir güzellik sonsuza kadar bizimle kalmaz. Kalıcı olan yalnızca yaptığımız iyilikler, samimi ibadetlerimiz ve geride bıraktığımız güzel eserlerdir. Ne yazık ki modern hayatın koşuşturması içinde çoğu zaman bu gerçeği unutuyoruz. Daha fazla kazanmak, daha iyi yaşamak ve daha çok sahip olmak için ömrümüzü tüketirken, asıl hazırlanmamız gereken sonsuz hayatı ihmal edebiliyoruz. Oysa dünya, Ahiretin tarlasıdır. Bugün ektiğimiz her iyilik tohumu, yarın ebedî hayatımızda meyve verecektir. Misafir olduğunu bilen insan, emanete sahip çıkar. Malı israf etmez, zamanı boşa harcamaz, insanlara haksızlık etmez. Çünkü bilir ki sahip olduğu her nimet bir gün kendisinden hesap olarak sorulacaktır. Sağlık, gençlik, ömür, bilgi ve servet, hepsi Rabbimizin bize emanetidir. Dünya hayatını küçümsemek değil, onu doğru değerlendirmek gerekir. Çalışmak, üretmek, ailemize karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek ve topluma faydalı olmak da kulluğun bir parçasıdır. Ancak bunları yaparken kalbimizi dünyanın geçici cazibesine kaptırmamak, asıl yurdumuzun ahiret olduğunu unutmamak en büyük hikmettir. Her sabah yeni bir güne başlarken, aslında bize ömrümüzden bir gün daha emanet edildiğini hatırlamalıyız. Her akşam ise yaptıklarımızı muhasebe ederek kendimize şu soruyu sormalıyız. Bugün ebedî hayatım için ne hazırladım, dünya, kısa bir yolculuğun konaklama yeridir. Bir gün hepimiz geldiğimiz gibi bu misafirhaneden ayrılacağız. Ardımızda bırakacağımız en değerli miras, güzel ahlakımız, hayırlı işlerimiz, gönüllere dokunan iyiliklerimiz ve Allah'ın rızasını kazanmak için samimiyetle yaşanmış bir ömür olacaktır. Dünya misafirhanesinde geçirdiğimiz zamanı en güzel şekilde değerlendirmek, hem bu dünyanın huzurunu hem de ahiret saadetini kazanmaya vesile olacaktır.

GENÇLİK EN BÜYÜK EMANETTİR

İnsan hayatının en kıymetli dönemlerinden biri şüphesiz gençliktir. Güç, sağlık, enerji ve öğrenme kabiliyetinin en yüksek olduğu bu yıllar, aynı zamanda geleceğin temelinin atıldığı dönemdir. Dinimiz de gençliği büyük bir nimet ve aynı zamanda önemli bir emanet olarak görür. Çünkü emanet, sahibinin rızasına uygun şekilde korunması ve değerlendirilmesi gereken değerdir. Gençlik, sadece bedensel kuvvetten ibaret değildir. Aynı zamanda ideal sahibi olmak, doğruluk yolunda yürümek, ilim öğrenmek, güzel ahlakı kuşanmak ve insanlığa faydalı işler yapmak için eşsiz bir fırsattır. Bugün kazanılan güzel alışkanlıklar, yarının karakterini şekillendirir. Aynı şekilde bugün yapılan yanlış tercihler de ilerleyen yıllarda telafisi güç pişmanlıklara dönüşebilir. Günümüzde gençler, bilgiye ulaşmanın en kolay olduğu bir çağda yaşıyor. Ancak bu kolaylık beraberinde birçok sınavı da getiriyor. Sosyal medya, teknolojinin bilinçsiz kullanımı, zararlı alışkanlıklar ve zaman israfı, gençliğin en büyük tehlikeleri arasında yer alıyor. Oysa Rabbimizin bizlere verdiği ömür ve zaman, geri gelmeyecek en büyük sermayedir. Boşa geçirilen her gün, ömür hazinesinden eksilen geri dönüşü olmayan bir nimettir. Gençliğini ibadetle, ilimle, çalışmakla ve güzel ahlakla değerlendiren bir insan, hem dünyasını hem de ahiretini imar eder. Anne ve babaya saygı göstermek, büyükleri hürmetle anmak, arkadaş seçiminde dikkatli olmak, dürüstlükten ayrılmamak ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, gençlik yıllarını bereketlendiren davranışlardır. Bu yıllarda kazanılan güzel hasletler, insanın bütün hayatına yön verir. Unutmamak gerekir ki gençlik sonsuza kadar devam etmez. Bir gün saçlara aklar düşecek, güç yerini yorgunluğa bırakacaktır. O gün geriye dönüp bakıldığında en büyük mutluluk; gençlik yıllarını Allah'ın rızasına uygun, faydalı ve anlamlı işler yaparak geçirmiş olmaktır. Asıl pişmanlık ise fırsatlar varken onları değerlendirememektir. Bugün her gencin kendisine şu soruyu sorması gerekir, Bana emanet edilen bu gençliği nasıl değerlendiriyorum Eğer bu sorunun cevabı; ilim, ibadet, güzel ahlak, dürüstlük ve insanlığa faydalı hizmetlerle doluysa, bu emanet hakkıyla korunuyor demektir.

SABIR PASİF BEKLEMEK DEĞİLDİR

Sabır denildiğinde çoğu insanın aklına hiçbir şey yapmadan beklemek gelir. Oysa dinimizin öğrettiği sabır, hayat karşısında teslim olup kenara çekilmek değil, bütün imkânları kullanarak mücadele ederken umudunu ve metanetini koruyabilmektir. Sabır, zorluklar karşısında pes etmemek, sıkıntılar karşısında isyana kapılmamak ve her hâlükârda Allah'a güvenerek yoluna devam edebilmektir. Hayat, inişleri ve çıkışlarıyla bir imtihandır. Bazen hastalık, bazen maddi sıkıntılar, bazen de ailevi ve sosyal problemler insanı zorlayabilir. Böyle zamanlarda sabır, insanın en büyük dayanağı olur. Ancak sabır, oturup kaderin değişmesini beklemek değildir. Çiftçi toprağını sürmeden, tohumunu ekmeden ürün bekleyemez. Öğrenci ders çalışmadan başarı elde edemez. İnsan da üzerine düşeni yapmadan sadece beklemekle istediği sonuca ulaşamaz. İslam, çalışmayı ve gayret göstermeyi ibadet olarak değerlendirir. Mümin önce tedbirini alır, elinden geleni yapar, sonra sonucu Allah'a havale eder. İşte gerçek tevekkül ve gerçek sabır da budur. Sabır, çalışırken yorulmamak, düştüğünde yeniden ayağa kalkmak ve her başarısızlığı yeni bir başlangıcın vesilesi olarak görebilmektir. Sabır aynı zamanda öfkeye hâkim olabilmektir. Kırıcı sözler karşısında nezaketini koruyabilmek, haksızlığa uğradığında adalet çizgisinden ayrılmamak ve nefsinin isteklerine karşı direnebilmek de sabrın önemli yönlerindendir. Çünkü bazen en büyük mücadele, insanın kendi nefsiyle yaptığı mücadeledir. Günümüz dünyasında insanlar her şeye kısa sürede ulaşmak istiyor. Hızlı sonuç alma arzusu, sabretmeyi zorlaştırıyor. Oysa doğada hiçbir güzellik bir anda meydana gelmez. Bir ağacın büyümesi, bir çocuğun yetişmesi, bir ilim yolculuğunun tamamlanması zaman ister. Aynı şekilde manevi olgunluk da sabırla kazanılır. Sabır, insanı olgunlaştıran ve karakterini güçlendiren büyük bir erdemdir. Zorluklar karşısında metanet gösteren kişi, sadece sıkıntıları aşmakla kalmaz; aynı zamanda daha güçlü, daha bilinçli ve daha sağlam bir kişiliğe kavuşur. Her güçlükle birlikte bir kolaylığın bulunduğuna inanmak, müminin umut kaynağıdır. Bugün karşılaştığımız sıkıntılar ne kadar büyük görünürse görünsün, onları aşacak gücü ve gayreti de Rabbimiz bizlere vermiştir. Bize düşen görev, çalışmaya devam etmek, doğruluktan ayrılmamak, umudu kaybetmemek ve her şartta Allah'a güvenmektir. Çünkü sabır, pasif bir bekleyiş değil; inançla, azimle ve kararlılıkla yürütülen bir kulluk yolculuğudur.

 Muhabir
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.