Şule Nallı

Şule Nallı

Linç Kültürü

Linç Kültürü

Eskiden bir insanı yargılamak için en azından yüzüne bakmak gerekirdi. Şimdi ise bir ekran, bir kullanıcı adı ve birkaç saniyelik bir video yeterli. Linç kültürü, dijital çağın en hızlı yayılan alışkanlıklarından biri haline geldi. Bir cümle, bir hata, bazen sadece yanlış anlaşılan bir ifade… Ve ardından binlerce yorum, hakaret, tehdit.

Sosyal medya, düşünceyi özgürleştirmek için doğmuştu. İnsanlar sesini duyurabilsin, haksızlıklar görünür olsun, bilgi hızlı yayılsın diye. Fakat zamanla bu alan, kolektif bir öfke boşaltma mecrasına dönüştü. Artık bir olay olduğunda önce anlamaya değil, tepki vermeye koşuyoruz. Hızlı olmak, haklı olmaktan daha değerli hale geldi. Linç kültürünün en tehlikeli yanı, yargının çok çabuk verilmesi. Bir videonun kırpılmış hali, bir tweetin bağlamından koparılmış kısmı ya da tek taraflı bir anlatım… Ve insanlar saniyeler içinde “suçlu” ilan ediliyor. Savunma hakkı dijital dünyada çoğu zaman tanınmıyor. Çünkü linç, gerçeği aramakla değil, kalabalığa katılmakla besleniyor.

Kalabalık psikolojisi burada devreye giriyor. Tek başınayken söylemeyeceğimiz sözleri, binlerce kişi yazarken biz de yazabiliyoruz. Sorumluluk duygusu azalıyor. Çünkü “Herkes yazmış, ben de yazdım” düşüncesi bireysel vicdanı bastırıyor. Oysa o yorumların her biri gerçek bir insana gidiyor. Gerçek bir kalbe, gerçek bir zihne. Linç kültürü sadece ünlüleri hedef almıyor. Sıradan insanlar da bir gecede gündemin ortasına düşebiliyor. Bir sokak röportajında söylenen bir cümle, bir iş yerinde çekilmiş görüntü, bir öğrencinin yaptığı hata…

Dijital dünya affetmiyor. Geçmişi kazıyor, özel hayatı didikliyor ve çoğu zaman ölçüsüz bir cezalandırma başlatıyor. Bu durumun psikolojik bedeli ağır. Toplum olarak tahammül eşiğimiz düşüyor. Farklı fikirlere yer açmak yerine onları susturmaya çalışıyoruz. Hata yapma hakkını ortadan kaldırıyoruz. Oysa insan olmak, yanılmayı da içerir. Linç kültürü ise yanılmayı değil, yok etmeyi tercih ediyor. Bir başka boyut ise linç ile hesap sorma arasındaki farkın karışması. Elbette yanlışlar eleştirilmeli, haksızlıklar dile getirilmeli. Ancak eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi silindiğinde, adalet duygusu da zedeleniyor. Amaç düzeltmek değil, cezalandırmak olduğunda ortaya sağlıklı bir toplumsal bilinç çıkmıyor.

Belki de asıl mesele şu: Neden bu kadar öfkeliyiz? Günlük hayatın stresi, ekonomik sıkışmışlık, gelecek kaygısı… Bastırılan duygular kendine bir çıkış yolu arıyor. Sosyal medya ise en kolay alan. Tanımadığımız birine öfke yöneltmek, gerçek sorunlarla yüzleşmekten daha kolay geliyor. Linç kültürünün panzehiri hız değil, durmaktır. Bir paylaşımı görür görmez yorum yapmak yerine beklemek. Bağlamı araştırmak. Empati kurmak. “Ben olsaydım?” sorusunu sormak. Çünkü bugün kalabalığın içinde yazan olabiliriz; yarın hedef tahtasında olan da biz olabiliriz.

Dijital dünya kalıcı. Yazdıklarımız silinse bile iz bırakıyor. Belki de yeni çağın en büyük sınavı, parmaklarımızın hızını vicdanımızın süzgecinden geçirmek olacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.