• BIST 2.443,77
  • Altın 975.604
  • Dolar 16.7259
  • Euro 17.4609
  • Ankara 17 °C
  • İstanbul 23 °C
  • İzmir 25 °C
  • Konya 16 °C

İslam ve Tarih İlişkisi

Yusuf Sağlam

Ümmetin birlik ve beraberliği ancak tarihteki en önemli asır, model alınacak devir, eskimez bir dava için yeni bir milat olarak Asr-ı Saadeti kabul etmekle mümkündür. Eğer dünyadaki iki milyar Müslüman, İslam’ın tarih perspektifini, kavmiyetçi resmi tarih algısının üzerinde bir noktaya çıkarabilecek olsa birlik olmalarının önünde bir engel kalmaz.
Dikkat edilirse bugün ümmetin en büyük sıkıntısı da gerek İslam tarihine, gerek yakın tarihe ortak bir bakış geliştirememekten kaynaklanmaktadır. Eğer her bir fırkanın, İslam tarihindeki olayları kendi görüşlerine göre okuma, fanatikçe ve subjektif yorumlarla aşırı uçlara çekme anlayışı devam ederse meselelerin çözülmesi mümkün olmayacaktır. 

Hâlbuki Kur’an-ı Kerim bize tarihe bakarken asla unutmamız gereken bir hakikati sık sık hatırlatır: “Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız size; siz onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz.” (Bakara; 134,141)

Allah-u Zülcelâl, bu ayeti tam da geçmiş Peygamberlerin muvahhit olarak, Allah’a teslim olmuş güzel kullar olarak yaşayıp geçtiğini anlattıktan sonra zikreder. 

Bu siyak sibak münasebeti, geçmişlerle övünmenin bir faydası olmadığını da düşündürmekte, ama onların faydasının ancak onların izinden gitmekle görülebileceğine işaret etmektedir.

Kendilerine kitap verilmiş olmasından dolayı, Allah’ın seçkin bir kavmi olduklarını ileri süren İsrailoğullarının şahsında hepimize yapılmış bir ikazdır bu. Onlar bu zihniyetleri sebebiyle kendilerinden olmayan kavimlere karşı yapacakları zulümden sorumlu olmayacaklarını zannediyorlardı, çünkü Allah’a karşı sevgili olduklarını zannediyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın ancak takva sahiplerini sevdiğine işaret edilir: “Kitap ehlinden öyle kimseler var ki; ona kantar kantar (altın) emanet etsen onu sana iade eder. Ve yine onlardan öyle kimseler var ki; eğer ona bir dinar emanet versen başında devamlı dikilmedikçe onu sana iade etmez. Bu onların: “Ümmiler hakkında bizim üzerimize bir yol (sorumluluk) yoktur.” demelerindendir. Allah’a karşı bilerek yalan söylüyorlar. Hayır, öyle değil. Kim ahdine vefa eder ve Allah’tan sakınırsa bilsin ki gerçekten de Allah sakınanları sever.”(Âl-i İmrân; 75-76)
Bu ayetler, görünüşte Ehl-i Kitaba inmiş olsa da hepimizi ilgilendirir. 

Ecdadımızın geçmişte Allah’ın dinine hizmet etmiş olması, bize herhangi bir imtiyaz kazandırmaz. 

Bizler ancak onların kulluğunu, takvasını, adaletini merhametini benimseyip aynı yoldan yürürsek bir değer kazanabiliriz. 

Demek ki, tarihimizi öğrenmenin gayesi, tarihi yüceltip, geçmişteki büyük insanların destanları ve menkıbeleriyle avunmak değildir. 

Geçmişle avunmak, atalarla övünmek, tarihi hadiselerin körü körüne savunmasını yapmak bizi gerçeklerden koparır.
Buna mukabil tarih okumalarının gayesi, tarihi ve geçmişteki kişileri kötüleyip, lanetlemek, bir nefret objesi haline getirmek de değildir. Elbette tarihte tertemiz simalar ile simsiyah çehreler olduğu gibi, nispeten gri ve tartışmalı şahıslar, sebepleri çok basite indirgenemeyecek olaylar ve girift meseleler de olacaktır. Onların hükmünü Allah verecektir, bize düşen ibret almak, hataların sebeplerini din ve hikmet rehberliğinde tespit edip, tekerrür etmemesine gayret etmektir.

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Âdem’den bu yana insanlık tarihinin önemli kilometre taşlarını işaretleyerek bize bir yol haritası çizer. 

Modern tarih gibi, rakamlara, isimlere ve benzeri detaylara dikkati dağıtmaz; sadece zaman ne kadar değişirse değişsin, değişmeyecek iman küfür mücadelesine vurgu yapar.

Firavunun adı, yaşadığı tarih, hangi savaşları yaptığı önemli değildir, onun gibi niceleri gelip geçmiştir, asıl olan onun imanda öncü olmayı reddedip mani olmayı tercih edişidir. Bu onu küfrün, kör inadın, dünyevi imkânlarla şımarıp kibirlenmenin bir simgesi yapmıştır. 

Bu simge her çağda farklı simalarda kendini tekrar ortaya koyacaktır, çünkü insanın nefsinde değişmeyen şeyler vardır ve her çağda yeni şekillere bürünerek ortaya çıkacaktır.

Firavunun karşısına çıkıp hakka davet etme cesareti gösteren Musa aleyhisselam ise Allah’ın bize örnek gösterdiği kahramandır. Bebekleri katletmekten çekinmeyen bir zalimin karşısına çıkıp, “Sen kavminin Rabbi değil, beni Peygamber olarak seçen Rabbimin kulusun” diyebilmek… Musa kelimullah, Allah ile konuşan Peygamber ve Allah’ın yeryüzünde konuşan sesi olan Peygamberi…

Allah’ın davetini insanlara duyurma davasına kendini feda eden herkes için bir modeldir Hz. Musa aleyhisselam… Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de onun kıssası geniş bir biçimde anlatılır. Peygamberimiz ve Sahabe-i kiramın şahsında bütün Ümmet-i Muhammed’e, kıyamete kadar karşılaşacağı bütün firavunlar karşısında nasıl dik durulacağının, nasıl sabırla mücadeleye devam edileceğinin kıssası nakledilir.

Müslümana yakışan tarih okuması, ne geçmişin kuru kuruya kronolojik dökümü, ne de masal âlemi tadında bir efsanevi kurgu olabilir. Müslüman, tarihi de sağduyulu ve samimi bir hakikat arayışıyla okumalı; dürüst bir akıl, temiz bir vicdanla, çarpıtmalardan uzak bir okuma yapmalıdır. Çünkü tarih sadece hadiselerin birbiri ardınca gelmesinden ibaret değildir. Tarih felsefesinin ve sosyoloji ilminin kurucusu kabul edilen İbn Haldun, tarih ilmi hakkında şöyle der: “Zahiren geçmişten, devletlerden ve önceki çağlarda meydana gelen hadiselerden haber veren bir ilim;  batınen ise bir bakış ve incelemedir. Kâinatın varoluş sebeplerinin ortaya konmasıdır. 

Kâinatın ilkelerinin gerçek yönleriyle bilinmesi,  olayların nitelik ve sebeplerinin ayrıntılarıyla öğrenilmesidir.”

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Gazete İlk Sayfa | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (312) 311 53 73