• BIST 4.874,34
  • Altın 1051.207
  • Dolar 18.6231
  • Euro 19.3907
  • Ankara 8 °C
  • İstanbul 9 °C
  • İzmir 12 °C
  • Konya 4 °C

Tutsak beyinler

Zeynep OKUMUŞ

Neredeyse çoğunuz George Orwell’ın 1984’ünü okumuşsunuzdur. Okumadıysanız büyük kayıptasınız dostlarım, hemen şimdi bir kitapçıya gitmenizi öneririm. Durun durun, önce bu yazı boyunca bana eşlik etmenizi isteyeceğim. Okuduktan sonra belki kitabı okuma isteğiniz artabilir. Yani benim umudum o yönde çok sevgili arkadaşlarım. 
Başkaldırının, dilin, özgürlüğün, düşüncenin ve hatta duyguların yok edildiği; ama sadece bu eylemlerin değil kavramların da yok edildiği bir distopya romanı 1984. Erotizm suç, fazla kelime kullanmak riskli, iktidarı sevmemek suç, iktidara boyun eğmemek suç. Sürekli izleniyorsunuz. Her yerden. Peki en ağır suç? “düşüncesuçu”. Eğer, düşüncesuçu işlerseniz varlığınız bugünden, geçmişten ve gelecekten silinir. Yok olursunuz. Öyle ki, düşünce yasak olduğu gibi, ‘düşünce’ sözcüğü de yok edilmiş kavramlar arasında. 
Tanıdık geldi mi? Sanki bir yerden ısırıyor gibisiniz değil mi? O zaman şöyle devam edeyim;
“Fikirler, cebir ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez.” Yıllar önce Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden cümlelerden biridir belki. Peki ya sonra? Sonra ne oldu dostlarım? Nasıl oldu? Neden oldu? Neden hala olmaya devam ediyor? Türkiye şuan 195 ülkenin içinde bulunduğu özgürlük sıralamasında 146’ncı sırada. Korkunç. Üzücü. Umutsuz. Demek ki bazı şeyler yanlış. Bazı şeyler doğrunun yanından bile geçememiş. Bazı şeyler yolundan sapmış dostlarım! Böyle olmamalıydı. 
Aranızdan biri bana dürüstçe “ben özgürüm.” desin.  Bütün içtenliğimle özür dileyeceğim. Fakat dürüst olalım, hiç birimiz özgür değiliz. Dünya 8 milyarlık beyin gücüne rağmen kıt bir gezegen ve Türkiye ‘özgürlük’ kelimesinin ne olduğunu bilmiyor. Hayır, özgürlük sokakta istediğin gibi dolaşabilmek değil. Ki bazılarımız onu bile yapamıyor.
Ülkelerin bağrında sakladığı kitap sayısı kadar canı vardır dostlarım. Bu ülkenin canı çok yandı. Ateş bile utanmıştır yaptığından, gözyaşları dökmüştür. Fakat takdir edersiniz ki ateşin gözyaşları sudan değildir. 
Küçükken haritalardaki kırmızı mürekkep ile çizilmiş sınırlardan nefret ederdim. Hepimiz insandık, neden bizi ayıran kırmızı çizgiler olmak zorundaydı? Büyüdükçe anladım ki; hepimiz aynı insan değilmişiz. Aynı vatana sığsak da, yanı atadan gelsek de, aynı kana sahip de olsak aynı insan değilmişiz. Aynı olmadığımız gibi farklı olana düşmancasına davranmalı, ölümüne karşı çıkmalı, yok etmeli, tehdit görmeliymişiz. Bunlar yüzüme tokat gibi çarptıkça benim kırmızı çizgilerim bir haritayı süsleyen masum çizgiler kaldı dostlarım. Toprakların üzerinde boya yokmuş, kan varmış. 
Metre metre kana gömülmüş toprak, 
Santim santim yok olmuş gökyüzü,
Milim milim ağlamış vatan, duyan olmamış. 
Bir aynanın karşısında kendime soruyorum. Kim ulan bu özgürlük? Nerde? Hayır değil! Bir kadının başörtüsünde de değil, eteğinde de değil. Olmamalı. Bir adamın giydiği paltoda, bir insanın okuduğu kitapta aranmamalı. Siz bir güvercini nasıl olur da gökte uçtuğu için cezanlandırırsınız, kafese tıkarsınız? Siz onun bembeyaz tüylerini ne cüretle siyaha boyarsınız? Uçarken kanadı kırılan kuş bir daha uçar mı? Aynadaki yansımam bile ağlıyor, bende tık yok. Neden mi? Ağlayacak kadar bile özgür değilizdir belki. Belki neden ağladığımızı sormadan yakarlar canımızı. Kitaplarımızı… Özgürlük masum bir kuştu dostlarım, insanın göğüs kafesinde yaşayan. Nazım öyle demişti. Özgür değilken. 
Ruhum içinde onlarca sanatçıyı, binlerce fikri barındıran bir oteldi dostlarım.o bile ateşe tutsak oldu. Ateş istemese bile. Ateş bile özgür değildi. 
Yıllar geçse de insan geçmiyor ya. Şimdilerde dalga geçiyoruz özgürlüğün soğuk tarafı ile. O kadar umutsuzuz belli ki. Zamanında izah etmek dar ağaçlarına tevlit edince mizah daha cazip gelmiştir herhalde! 
Yansımam kendi odasının duvarlarına ‘SAYGI’ yazıyor büyük harfler ile. Artık tanımadığımız iki kelime var dostlarım. Özgürlük giderken ardından saygıyı da alıp götürmüş olsa gerek. Tanıdıysanız buyurun anlatın kendi yansımanıza. Benimki cevapsız kalacak bugün. Yarın bir cevabım olur belki. Tabi gitmeden bir tutam umut bıraksalardı artlarında. 
Tek hücreli kanser hücresi gibi bölünüp duran insanımız kendi ideolojisini kan davası edinmiş hastalıklı bireylere dönüşmeseydi belki saçları dökülmezdi güzel Anadolu’nun. Fakat bilmek istemedikleri gerçekler vardı. Kimse haklı değildi. Kimse haksız değildi. Fikirler vardı. Fikirler kanun değildi. Bir fikre, bir ideolojiye, mantık ve saygı çerçevesi içinde karşı çıkılabilir. Karşı fikir kaba kuvvetle ezilemez. Bu insanlık dışı bir harekettir. Bu hastalıktır. Saygının olmadığı ortam; üzerinde 8 milyar insanı barındıran günümüz dünyasına ait olamaz, olmamalı. O bizim adını sanını duymadığımız saygı, kişinin vicdanına bırakılamaz. Saygı zorunluluktur. 
On dokuzuncu yüzyılın filozofu John Stuart Mill, özgürlük problemini kendine  dert edinmişti. Mill sadece eylemlerimizde değil, düşünmekte ve konuşmakta da özgür olmamız gerektiğini savunuyordu. Ona göre, düşünceler ister doğru ister yanlış değeri taşısın, yasaklanması bir insanlık suçudur. Mill’e göre bizim inançlarımıza, dogmalarımıza, önyargılarımıza uymadığı için bir düşünce yasaklanırsa, yasaklayanlar kendilerini tartışılmaz ve kusursuz kılar. Oysa, insan kusursuz değildir. Bir kısım düşüncelerin yasak olduğu toplumlar düşünce tembelidirler. Bu yüzden uygarlık adına bilgiler yanlış dahi olsa gereklidir; yanlışın ifade edilmesi doğruların değerini daha çok ortaya çıkarır. 
Yabancı mı geliyor? 1984’ü ne kadar tanıdıysanız bu adamın söylediklerine o kadar uzak mısınız? O zaman üzülerek söylüyorum dostlarım; 1984 sizin 2034’ünüz olabilir. Ki bu tarih bile uzak bana göre. 
Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğuruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu dostlarım. Voltaire haklıydı. Haklı olmaya da devam edecek. Beyinlerimiz bir yerlerde tutsak kalacak. Ateşin göz yaşları suya dönüşene kadar bu böyle sürüp gidecek. 
Şimdi karanlık odamda perdemin ardından süzen incecik ışık süzmesiyle yazdığım satırların üstüne bir şarkı söyleyeceğim. Yansımamın suskunluğu eşlik edecek bana. Birilerinin şunu hatırlaması gerek;
Bir gün 
Çok bunalırsan
Denizin dibinde 
Yosunlara takılmış gibi soluksuz
Sakın unutma gökyüzüne bakmayı
Gökyüzü senindir
Gökyüzü herkesindir
Gökyüzü seninidir
GÖKYÜZÜ HERKESİNDİR…

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Gazete İlk Sayfa | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (312) 311 53 73